Kalabalıklar Arasında Ayrışanlar

Kadıköy’de durağa doğru yürürken bir anda görmüştüm bu kadını. Kartonuna “YEMİN EDERİM ÇOCUKLARIM AÇ ALLAH İÇİN BİR YARDIM EDİN” yazmış ve onun önüne plastik bir bardak koymuştu. Oraların yabancısı olduğum için yakınına gitmeye cesaret edemedim. Sadece, metrobüsü beklerken onu seyrettim. Başını eğmişti öne, avuçlarını kapamıştı. Bakamıyordu etrafına. Çok, çok utanmıştı; çok, çok çaresizdi. Sanki yaşama heyecanını yitirmiş, suya hasret kalmış kırgın bir çiçek gibiydi.
Kimdi bu kadın ve bu kadın gibi sokaklarda kalabalıklar arasında ayrışanlar?
Toplumsal sınıfların herhangi birine dâhil olmanın esirgendiği insanlar; dâhil olmayı başaramamış değil, bu tarz imkânların hiçbir şekilde sağlanmadığı insanlar mıydı? Yoksa “zengin dilenciler” efsanelerindeki karakterlerden miydi? Yüzünü, gözlerinin içindeki ifadeyi göstermeyen kadın benim gözlemlediğim kadar yoksul ve umutsuz muydu?
Yoksulluk, bir olumsuzluktan ibaret değildir; aç kalmaktır, işsiz kalmaktır, evsiz kalmaktır, çaresiz kalmaktır. İnsanoğluna karşı oldukça tehlikeli bir şiddettir. İnsanın hem bedenini hem de ruhunu kemirir, yaşam biçimini zedeler. Bu nedenle, girdiği loş sokakların yankılarında kaybolan birçok kişi toplumda genel kabul gören şartlarda yaşamını sürdüremediği ve sahip olması gereken ekonomik imkânlara sahip ol(a)madığı için ekonomik imkânı olanlardan söz, yazı ve davranışlarla para veya eşya ister. Kalabalıklar onları sınıf altı kesim olarak nitelendirir, yoldan geçenler için dilencidirler. Gözlerini görmemekle terbiye edenler ilerlerken onlar çoğu zaman avuçlarını açmış, “Allah rızası için” diyerek kendilerini görecek göz ararlar. İstekte bulundukları kişinin vicdanına, duygularına hitap eden sözler kullanırlar ve tavırlar sergilerler.
Araştırmalara göre, dilencilik biçimleri ikiye ayrılır. Doğrudan para veya eşya isteyerek dilenme ve bir hizmet karşılığında para isteyerek veya verileni reddetmeyerek dilenme. Ancak burada şunu ifade etmek gerekir ki, verdikleri hizmetlerle ve yaptıkları satışlarla ikinci grupta isimleri geçenlerin hepsini dilenci olarak nitelemek çok doğru olmaz. Özellikle tartıcılar ve kâğıt mendil satanlar bu konuda önemli bir ayrıcalığa sahiptirler çünkü bunların içerisinde dilenmeyi reddeden ve emeğinin karşılığı dışında verilenleri almayan oldukça fazladır.
Ancak maalesef bu hizmetler ve satışlar dolaylı bir şekilde yoksul olmayan bir birey tarafından da dilenme biçimi olarak kullanılabilmektedir ve bahsedilen kişileri, dilenmek istemediği hâlde çok yoksul ve çaresiz olduğu için dilenmek zorunda kalan bir kimseyle ayırt etmek oldukça güçtür. Bu kesim dilenciliği bir yaşam biçimi olarak görür ve kendi içinde düzenli bir şekilde dilenen ve yaşamını dilencilikle sürdürenler, mevsimlik dilenciler, gezgin dilenciler ve organize ekipler hâlinde dilenenler olarak dörde ayrılır. Bu durum yoldan geçenleri bir ikilem tüneline sokar ve akıllara gelen ilk soru şudur: “Dilenci kadın/adam/çocuk gerçekten ihtiyaçlı biri mi? Ona yardım eli uzatırsam onu kalıcı ve somut bir şekilde hayata kazandırabilir miyim?”
Gerek bireysel gerekse toplumsal olarak değerlendirdiğimizde, dilencilik olgusal bir sorundur. Köklerinde insanların iyi niyetlerini ve yardım duygularını suistimale dayanışının izleri vardır. Bu itibarla, Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi’ndeki (dilencilik konusuna ilişkin ilk Türkçe roman) kahramanına ifade ettirdiği görüş, bahsedilen mekanizmanın sanat diliyle ifadesi olarak anlam kazanmaktadır: “Dilencilikte merhamet başta geliyor. Sanatın bütün inceliği o damarı yakalayıp derin derin sızlatmaktır.”
Araştırma dâhilinde, dilenciliğin ekonomik getirisinin yüksekliği ve teşvik edici unsurları dilenmekte eğilimli olan insanları gün geçtikçe artırıyor. Bu da dilencilik nedeni ve biçimi ne olursa olsun bu uğraşı veren her bir kişinin yaşamında “birey olamama” gibi sosyolojik sorunlarla karşılaşmasına neden oluyor.
Hem devletlerin hem de toplumların “dilenci” ve “dilencilik” konusunu ülkede baş gösteren bir ayrıntı olarak nitelendirmekten vazgeçmeleri ve bu olgunun üzerine farkındalıkla gitmeleri çok önemli bir atılımdır. Bu konu hakkında çıkan güncel haberleri, yazılan makaleleri ve istatistiksel çalışmaları göz önünde bulundurarak ve bilinçli, uzman kişilerle fikir alışverişi yaparak kanuni yaptırımların yenilenmesi ve yasal bir temele kavuşturulması gerekmektedir. Öncelikle, yapılacak araştırmalarla bahsedilen dilencinin “Gerçekten muhtaç olan fakat ihtiyacını karşılayamadığı için dilenmek zorunda kalan bir kimse mi yoksa dilenciliği bir meslek olarak benimseyen bir kimse mi?” olduğu belirlenmelidir. Örneğin devlet, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları gibi yardım kurumlarıyla işbirliği yaparak ekonomik şartları zorlaması nedeniyle dilenmek zorunda kalanları sosyal güvenlik şemsiyesi altına alabilir. Onlara eğitim şansı verebilir. Sürekli sokaklarda olmaları ve hijyenden uzak kalmaları bu insanların sadece vücut sağlığını değil ruh sağlığını da etkilemektedir. Bu sorunlar, gerekli check-up ve sosyal destek paketleriyle aşılmalıdır. Aynı zamanda, toplum da çeşitli bilgilendirme toplantıları ve kamu spotlarıyla bilinçlendirilmelidir. Ayrıştırmacılığın değil kucaklayıcılığın vurgulanması ve hayata geçmesi çok manalı olacaktır.
Bence dünyadaki her bireyin ruhu farklı renklerle betimlendi: Kimisi masmavi, kimisi fuşya. Her birimiz özgünüz, değerliyiz. Zenginliğin, yetkinin, sınıfların ve kimliklerin yanı sıra daha pek çok taksimle kalabalıklar akarken duranlara bunu sevgiyle hatırlatalım. Kalplerine dokunalım gülen gözlerle.
Kaynakça
Vatandaş, C. (1999). Dilenciler ve Dilencilik. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, c. 4, s. 1, sf. 170-183.
Vodvil, A. (2016). Dilencilik Olgusu ve Dilenmenin Yarattığı Birey Olamama Sorunu. Liberbird.
Kapak fotoğrafı için tıklayınız.

