İnsanları suç işlemeye teşvik ederek toplumda kabul görmeyen davranışları sergilemelerine yol açan çeşitli nedenler bulunmaktadır. Her davranışın altında yatan çeşitli sebepler bulunduğu gibi, suçlu davranışlarının da altında çeşitli sebepler barınmaktadır. Bu davranışlar genellikle kişinin psikolojik sorunlarının dışa yansıyan önemli sonuçlarıdır. Bu psikolojik sorunlar ebeveynlerin çocukluk döneminden geçen bireye olan olumsuz davranışlarından kaynaklanabileceği gibi bazı çalışmalar doğuştan gelen genetik faktörlerinde önemli bir rol oynayabileceğini kanıtlamıştır. Kısacası bir insanı suç işlemeye teşvik eden birçok çevresel ve biyolojik etken olabilmektedir. Yaşadığımız dünyada her ülkenin kendi sınırları içerisinde işlenen suçların faillerini cezalandırmak amacıyla düzenlediği yasalar ve adalet kurumları bulunmaktadır. İşlenen suçun faili genellikle suçun işlendiği bölgede bulunan mahkemede yargılanarak suçlu bulunması hususunda cezasını çekmek üzere cezaevine gönderilmektedir.


 



Hepimizin tahmin edebileceği gibi yasalar ve adalet sistemleri insanlar tarafından yaratılmıştır yani hiç bir zaman kusursuz değillerdir. Örneğin cinayet işlemenin yasalarca bir suç olması ve failinin cezasını çekmesi gerektiği konusunda herkes hemfikir olabilirken Suudi Arabistan’da cinsiyet özgürlüğünü ve kadın haklarını kısıtlamaya yönelik düzenlenmiş sistem her yıl binlerce masum insanı olduğu kişi için cezalandırmaktadır. Yasalar bile ülkeden ülkeye bu denli farklı olabilirken cezalandırma şekilleri ve yargılama süreçleri de ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir. Amerika’da cezaevine gönderilen bir suçlu ortalama en az iki kez diğer mahkûmlar tarafından fiziksel ve psikolojik tacize uğramaktadır. Cezasını sağlıklı bir biçimde çekmeyen bu birey cezaevinden çıktıktan sonra hâlâ suç işlemeye eğilimlidir. Kısacası insanları işkence içerisinde cezalandırarak koğuşlara tıkamak her zaman en verimli ve en doğru seçenek değildir. Bunun yerine onarıcı adalet kavramı ile suçluyu cezalandırmaktan ziyade, yarattığı hasarın farkına varıp onu düzeltmesi amaçlamak çok daha mantıklı bir karardır. Onarıcı adalet kavramı işlenen suç nedeniyle ortaya çıkan zararın, bu zarar mağdura verilmiş bir zarar olabileceği gibi topluma verilmiş bir zarar da olabilir, giderilmesine yönelik prosedürlerden oluşmaktadır. Onarıcı adalet ilk kez 1947 yılında bir denetimli serbestlik görevlisi olan Mark Yantzi tarafından iki gencin gerçekleştirdiği bir vandalizm çılgınlığı sonrasında onları mağdurlarıyla buluşturmak için düzenlenmiştir fakat süreç anlamında ilk defa 1970’lerin sonlarında kullanılmıştır.



Avrupa’daki bazı ülkeler (örneğin Norveç) bu kavramın getirdiği uygulamalar ışığında suçluları olumlu davranışları benimseyen eğitimlerden geçirerek onlara sağlıklı bir ortamda barınma hakkı tanır ve suçluları yararlı bireyler olarak topluma geri kazandırmayı hedefler. Bu ülkeler onarıcı adaleti benimsemiş bir yaklaşımla fail-mağdur uzlaşım programı adı altında suçlu ile mağduru görüştürerek karşılıklı olarak biribirlerinin nasıl hissettiklerini anlamalarına olanak sağlamaktadır. Sağlanan bu olanağın bir getirisi olarak mağdurun hislerini öğrenen mahkûmun empati kurma yeteneğinde ileri düzeyde gelişimler gözlemlenebilmekte olup mahkûmun işlediği suçtan duyduğu pişmanlığı dile getirmesine fırsat tanınmaktadır.Bu çalışma mağdurun da duygusal yönden daha iyi hissetmesini sağlamaktadır. Bunun yanında onarıcı adalet, suçluları işledikleri suçun bedelini topluma hizmet ederek ve çeşitli görevleri yerine getirerek ödeyebilmelerine de imkân vermektedir. Bu yaklaşımın hâkim olduğu adalet sistemleri topluma daha sağlıklı insanlar kazandırmakta ve ülke genelinde suç oranının azalmasını sağlamaktadır. 2008 yılında Cambridge Üniversitesi tarafından onarıcı adalet üzerine yapılan çalışmalarda onarıcı adaletin suç oranını %27 oranında düşürdüğü gözlemlenmiştir.


 



Dünyanın geri kalan çoğu yerinde olduğu gibi adamızda da suçlu cezalandırma süreçleri pek sağlıklı bir biçimde ilerlememektedir. Ülkemizde sosyal politikaların yoksunluğu, kriminologların ve ücretsiz sosyal destek yardımlarının olmamasından ötürü suçlu olma potansiyeli taşımakta olan veya sadece yardım almak isteyen bir birey yardım alamamakta ve işlenilen suçlar dalında uzman kriminologlar yerine polis tarafından amatörce incelenmekte ve belki de davaların geleceğini etkileyecek birçok delil bu sebeple gözden kaçmaktadır. Bunu düzeltebilmek için insanları suç araştırmalarının gelişmesi için çaba göstermeye yönlendirmeli ve onlara tıpkı plastiğin ve kâğıdın olduğu gibi insanlarında geri dönüştürülebilir olduğunu ve eskisinden çok daha iyi bireyler olabileceğini göstermeliyiz. Birini olduğu kişi için cezalandırmak yerine, o insanı bu hâle getiren sorunları çözerek ona daha sağlıklı ve topluma daha yararlı bir gelecek vadedebiliriz. Unutmamak lazım ki bir suçlu yaşadığı zorlu dönemlerde çeşitli belirtiler gösterebilmekte ve bazı olumsuz arzu ve düşüncelerini çeşitli şekillerde dışa vurmaktadır. Bu insan gerek sosyal hizmetlerin yetersizliğinden gerekse eğitim kurumlarındaki rehberlik servislerinde veya bulunduğu çevredeki insanların bilinçsizliğinden dolayı iyileştirilmesi gerekliliğine göz yumulması sonucu bu hâle gelmiştir. Herkesin ikinci bir şansı hak ettiğine inanarak suçluların bu hâle gelmesine müsaade edildiği gibi iyileşebilmesine de müsaade edilmelidir.