Ülkemizin birçok eğitim merkezinin duvarları ardında, kendini keşfetme çağının doruk noktalarında olan gençler ve okulların hiyerarşik düzeninden gelen güçlerinden yararlanan okul idarelerinin günümüze kadar taşıdığı kuralları arasında kavgalar hâlen devam etmektedir. Birkaç kez öğrenciler arasında yapılan grevler ve protestolarla geçmişte medyaya kadar ulaşmış olsa da bu kavgalar her zaman bastırılmış, öğrencilere haklarını aradıkları için "anarşist" damgası basılmış ve de kazanan hep aynı taraf olmuştur. Öğrenciler, âdeta koyun sürüleri gibi kırpılıp, aynı şekle sokulup, hiçbir düşünce veya ifade özgürlüğü verilmeksizin otlaklarına geri salınmıştır. Peki bu tartışmanın kökeni nedir, ülkenin gençliği ve de en önemlisi geleceğin sanatçıları üzerinde etkileri nelerdir hiç düşünmüş müydünüz? Özellikle (kişisel nedenlerden dolayı) uzun saça duyulan antipati üzerine yoğunlaşacağım bu yazımda bu üç nokta üzerinde durarak eski nesillere bu yeni vizyonu tanıştırırken, bu konuda sorun yaşayan öğrencilere de kullanabilecekleri yeni bilgiler sunmaya çalışacağım.

Neden var bu kurallar?

Çoğu ülkede uygulanan eğitim sistemi modeli, modern dünyamızda sorgulanması ve de değiştirilmesi gereken gayeleri hedeflemekte olup, sistemin tarihçesi günümüz toplumunu tam anlamıyla yansıtmayan bir toplumun zamanına dayanmaktadır. Bu yüzdendir ki yıllar geçmesine rağmen hâlen daha büyük reformlar görememiş olan kılık kıyafet kanunu gibi kurallar, her ne kadar öğrencileri kontrol etmeyi kolaylaştırdığı için tercih edilse de bireysel açıdan bakıldığında hiç etik veya insancıl değildir. Ülkemizde kullanılan eğitim sisteminin en derin kökenleri, Fransız ihtilalinin gerçekleştiği yıllarda Napolyon’un eğitim üzerinde yaptığı büyük değişikliklerden gelmektedir. Orijinal oluşturulma tarihi 1802 olan "lycée"lerin temel amacı erkek adayları devletin işlerinde çalışmaları için eğitmek ve de hazırlamaktı. Aynı dönemlerde sanayileşmede görülen artış nedeniyle iş olanakları çoğunlukla fabrikalarda olduğu için, öğrencilerin neredeyse askerî bir düzende, hiçbir kişilik veya benzersizlik belirtisi göstermeksizin çalışması beklenmekteydi.

Aynı zamanda bu kuralların oluşturulmasında geçmişteki toplumun örf ve âdetlerinden kaynaklanan sosyal ön yargılar ve toplumsal düşünceler de hatırı sayılır bir rol oynamıştır. Özellikle Kıbrıs gibi coğrafi olarak küçük, ailevi itibarın altından daha değerli sayıldığı ve de kolektivist bir kültüre sahip bir ülkede, kişisel ifade ve bireysellik kavramlarını çevreleyen daha katı kurallar ve de aşılması daha zor duvarlar vardır. Bu yüzden okullar, öğrenci profillerini bu ön yargılardan uzak ve de toplum tarafından kabul edilebilir bir çerçevede tutmak adına bu kısıtlamaları getirmiş bulunmaktadır. Örneğin erkeklerin uzun saçlı olması, geçmişin toplumu tarafından daha çok "hippi" veya "anarşist" kalıplarına uygun görüldüğü, ya da aynı toplumda tabu sayılan cinsel tercih ve yönelimlerin birer göstergesi olarak sayıldığı için hor görülmekte ve de çoğu okul tarafından kabul edilmemekteydi.

Her ne kadar ilk bakışta bu kuralların temelleri anlayışla karşılanacak kadar saf ve iyi niyetli ve bu kurallara karşı çıkma cüretinde bulunan öğrenciler suçlu pozisyonunda bulunmaya daha elverişli gözükse de bireylerin göz önünde bulundurmaları gereken çok önemli bir unsur vardır: Zaman. Modern insan profili zaman içinde değişen moda anlayışı, "metroseksüel" erkek kimliğinin yaygınlaşması ve gerek ülkemizde gerekse de dünya genelinde LGBTQ+ topluluklarının muazzam emek ve uğraşları sonucunda farklı cinsel yönelim ve tercihlere karşı toplumsal ön yargıların aşılması gibi olaylar akabinde tamamen değişmiş, eğitim sistemi artık öğrencileri sosyal ve sanatsal dallarda da iş bulabilmesi için hazırlamaya başlamıştır. Ancak -çok ironik bir şekilde- ülkelerin geleceğini en yeni ve donanımlı koşullar altında oluşturmakla yükümlü olan eğitim merkezleri, bu kısıtlamaların yarattığı sorunları görememekle kalmayarak, çözümü geçmişte aramaya devam etmektedir. Ne yazıktır ki, bu durumun gençler ve özellikle geleceğin sanatçıları üzerindeki etkisi kimse tarafından düşünülüp, önemsenmemektedir.

Kendini ifade etmek sanat mıdır?

Toplumsal yapıyı bu denli değiştiren zaman, aynı hızla sanatçıyı ve eserlerinin altında yatan anlamı da değiştirmiştir. Değişen sosyal koşullar ve değişmeyen "disiplin" kuralları arasında sıkışıp kalan gençler, sanatın temel yapı taşlarından biri olan kendini ifade etme yetisini geliştirememekte, hatta bir suç olarak görmeye koşullanmaktadır. Özellikle bir önceki yazımda da bahsettiğim "postmodern" sanat akımlarında 21. yüzyılda gerçekleşen gerek politik, gerek sosyal gelişmelerden dolayı ciddi bir önem kazanan bireysel ifade yeteneğinin rolü, paha biçilemez bir hâl almıştır. Çizilen portreler, bestelenen şarkılar ifade özgürlüğünden yararlanan sanatçıların varoluş çabasının baş gösterdiği tek eserler olarak kalmayıp, sanatçıların kendi vücut ve uzuvlarını sanatları pahasına kullandıkları "performans sanatları" da artarak popülerlik kazanmıştır.

Performans sanatlarının öncülerinden sayılan Marina Abramović’in "Art Must Be Beautiful, Artist Must Be Beautiful" adlı çalışması, performans sanatlarını ve de yazımın odak noktalarından biri olan saçı birleştiren bir parça olup, sunabileceğim en iyi örneklerdendir.Performansı süresince saçını birkaç tarağın yardımıyla can yakıcı bir şekilde tarayarak eserin başlığını tekrarlayan Abramović, sanat camiasında belirlenen kuralların sanatçılar için ne kadar acı verici ve ilham öldürücü olduğunu alışılmadık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Marina Abramović. Art Must Be Beautiful, Artist Must Be Beautiful, 1975.

Bu eserin farklı bir bakış açısından analizi, onu aslında eğitim sisteminin ifade özgürlüğüne karşı kuralları ve öğrenci ile geleceğin sanatçılarının bunlarla imtihanını resmeden bir analojiye de çevirebilmektedir. Abramović’in vücudunda kendi istemi dışında, toplumsal baskı yüzünden oluşturduğu ağrı ve hasar, ayrıca içine girmeye koşullandığı kalıp, dış görünüşünü değiştirmesi talep edilen ve psikolojik baskı ve tehditlere maruz kalan birçok öğrenciyi de temsil etmektedir. Ne yazık ki her iki prosedür de bireyleri kendi kendine zarar vermeye ve de ifade kısıtlılığına yol açmaktadır.

Marina Abramović. Art Must Be Beautiful, Artist Must Be Beautiful, 1975.

Doğal olarak da kendini ifade etme yetisini öğrenmekten yoksun kalan ancak okul notları takdire şayan olan öğrenciler, öğrencilerimiz, kendilerini yetişkin dünyasında ve de sanat camiasında bastırılmış ve de ikinci plana atılmış bir şekilde bulmaktadır. Aynı zamanda her ne kadar yeni de olsa ülkemizde birkaç okul ilerleme kaydetmeye başlamışsa da çoğu eğitim ocağı irrasyonel bir yönetim şeklini takip ederek 21. yüzyıla geriden başlayan sanatçı ve öğrenciler salmaktadır yetişkin dünyasına. Kurulan idari diktatörlüğe karşı gelmeye korkar hâle gelmiş olan öğrenci, bu hâlde sadece kendi vücudunun kontrolünün her zaman otoriter bir figürün elinde olacağına inandırılarak büyütülür olmuştur.

Peki ya ne yapılabilir?

İçinde Türkiye’nin de bulunmakta olduğu (her ne kadar son zamanlarda birkaç değişiklik yapılmış olsa da) birçok ülkenin eğitim bakanlığının eğitim tüzüklerinde açıkça saç veya benzeri birkaç kılık kıyafet kuralının serbest bırakıldığı yazmakta olsa da maalesef ülkemizde bu konunun denetimi okul idareleri tarafından kararlaştırılmakta, bir başka deyişle yüzlerce öğrencinin kaderi bir grup öğretim görevlisinin kişisel görüş ve tercihleri tarafından belirlenmektedir. Bu durum demokratik olmamakla kalmayıp, aynı zamanda öğrencileri tamamen askeri düzene sokmayı planlayarak gelişen kişiliklerini de zedelemektedir. Bu konuya bir değişim getirilmesi bir öneri değil, ülkemizin geleceği adına bir ihtiyaçtır. Ülkemiz, kuralları dinleyip suskun bir şekilde yaşayan nesillere değil, sanat dünyasında, politik referandumlarda, uluslararası sosyal platformlarda ülkesini savunup temsil edebilecek, iradesi ve de ifade yeteneği güçlü bireylere ihtiyaç duymaktadır.

Bu nedenle değişen zamana ve gençliğe daha uygun olan, ifade özgürlüğü ve disiplinin ayrı iki konsept olarak tanındığı, birinin sağlanmasının diğerinin sonunu getireceğinin varsayılmadığı bir kural çerçevesi kurulması hayati önem taşımaktadır. Hümanist ve de feminist bir toplumun, yani geleceğin insancıl yetişkinlerinin daha iyi yetişebileceği kurallar çerçevesi ayrıca cinsiyet ayrımcılığından olabildiğince uzak durmalı, kadın ve erkekler arasında -özellikle de eğitim dünyasına yakışmadığı için- hiçbir ayrım yapılmaksızın, koyulacak tüm kurallar eşit olmalıdır. Örneğin kızlarda saça verilen özgürlüğün aynısı erkeklere de verilmeli, politik veya ideolojik amblemlere getirilen kısıtlamalar, iki cinsiyette de ayrım yapılmaksızın uygulanmalıdır. Ancak bu şekilde eğitim sisteminin gerek duyduğu kurallar, sosyal açıdan da yeterli sayılabilecek bireyler ve de sanatın temelini oluşturan kendini ifade etme yetisinden yoksun kalmayan sanatçılar yetiştirilirken herhangi bir çatışmaya neden olmayacaktır.

Fotoğraf için tıklayınız.