En Güzel Terazi: Adalet

Büyük dedemin ismi Adil’miş. Ben onunla hiç tanışmadım: Ben dünyaya gelmeden yıllar önce ölmüş. Bizim ailede ismini taşıyan yeğenlerim var. "Adil" ismi hep dikkatimi çekmiştir. Annem ''İsmi gibi adil bir insandı deden.'' der. İsmin anlamını sorduğumda,‘’insanlara eşit muamele gösteren; hak yemeyen, karşısındakine hakkını teslim eden’’ kişi olduğunu öğrendim. Yaşım ilerledikçe, adil olmanın ve adil muamele görmenin ne kadar önemli olduğunu anlamaya başladım.
Eşitlik ve tarafsızlık ilkesini ilk önce evde öğrendim. Benden bir yaş küçük bir kız kardeşim var. Annem ikimizin arasında her şeyi eşit paylaştırmaya çalışır. Bana yeni ayakkabı alınacaksa, kardeşime de aynı fiyatta ayakkabı alınır. Aramızdaki eşitlik dengesi hep korunur. Tüm bunlara rağmen, hayat haksızlıklarla dolu. İlkokul yıllarımda sınıfımda çok yaramaz bir çocuk vardı. En yakın arkadaşımın annesinin boyu kısa idi. Arkadaşımın annesi okula arkadaşımı almaya geldiğinde, bu yaramaz çocuk anne için ‘’cüce’’ dedi. Ben hemen müdahale ederek ‘’Sen böyle konuşamazsın!’’ dedim. Aramızda bir tartışma başladı. Öğretmen ikimizi de müdürün odasına götürdü. İkimiz de ceza aldık. İçimde haksızlığa uğradığım duygusu kabardı. Ben kötü bir şey yapmamıştım ama bunun karşılığında ceza aldım. O ise yaptığının ne kadar çirkin bir şey olduğunu anlamadı ve aldığı ceza ile yaptığı örtüşmedi. İşte o gün adaletsizlik kavramı ile tanıştım.
Hayatımızın kaliteli olabilmesi için adalet terazisinin iyi bir şekilde çalışıyor olması lazım. Aksi hâlde inancımızı yitirir, toplum hayatına uyum sağlamaz ve kafamıza göre hareket ederiz. Adalet, ödül ve ceza mekanizmasını da çalıştırmalıdır aynı zamanda. Göze göz, dişe diş değil belki, ama davranışların denetleyicisi de olmalıdır adalet. Öğretmenlerimizin çocukları ile aynı sınıfta olsak bile, o çocuklara ayrıcalık yapılmamalıdır örneğin. Tarafsız ve eşit davranmaya özen gösterilmelidir.
Tüm bunlar ev, okul ve toplum yaşantısı ile bir araya gelince devletin mihenk taşlarını oluşturur. Devletin yönetiminde de adalet kavramı esastır. Bağımsız adaletin olduğu devlet yönetiminde bireyler hem huzurlu, hem de mutludur. Adil mahkemeler, insanları birlik ve güven içinde tutar. Gerçek demokrasinin ve insan haklarının var olabilmesi için hukuk devletine ihtiyaç vardır. Atatürk, modern Türkiye devletinin çağdaş değerler ile yönetilebilmesi için hukukun ve adaletin üstünlüğüne inanıyordu. Bizlere bıraktığı cumhuriyette, yargının bağımsızlığının önemine vurgu yapmıştı. Devlet olabilmenin gereklilikleri yasama, yürütme ve yargı organlarına sahip olmaktır. Yasama, yürütme ve yargı birbirleri ile uyum içinde olmalıdır. Toplum hayatındaki düzenleyici kıstasları yasalar belirler. Ülke yönetimi, yürütme tarafından yapılır. Yargı ise yasalar çerçevesindeki adaleti sağlar. Adaletin temeli hiçbir güç ve etki altında kalmadan, taraf tutmadan, yasal zemin çerçevesinde hakkı teslim etmektir. Adalet, demokrasinin de mihenk taşıdır. Adalet için kişisel çıkarlardan uzak olunmalıdır. Onu diğer her şeyden bağımsız kılmazsak gerçek bir hukuk devletinin varlığından bahsedemeyiz. Bir kereye mahsus olsa bile adaletin bağımsızlığını yitirmesi toplumda güvenliğin sarsılmasına yol açar. Hepimiz haksızlığa uğradığımızda ve mağdur olduğumuzda başvurabileceğimiz tarafsız mahkemelerin olduğuna inanmak isteriz. Aksine inanırsak toplumda düzen içinde yaşamamız tehlikeli bir hâl alır ve hakkımızı kendi elimizle aramaya başlarız. Bu da ülkeyi kargaşaya sürükler. Her ne olursa olsun mahkemeler kişinin veya topluluğun etkisi olmadan, tarafsızca ve eşit muamele göstererek ön yargılardan da arınmış bir şekilde çalıştırılmalıdır. Toplum hayatının en önemli düzenleyicisi bağımsız bir yargı sistemine olan inançtır. Korkunun olduğun yerde de dikta düzenlerin tohumu atılır. Korku bulaşıcı bir hastalıktır; insana, oradan da topluma yayılır. Böyle bir ortamda ise adaletli, demokratik bir yaşam sağlamak imkânsızdır.
Tarihler boyunca diktatörlükle yönetilen birçok ülke olmuştur. İlk aklıma gelen İkinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde Almanya'nın Adolf Hitler isminde bir diktatör tarafından yönetilmeye başlamasıdır. Hitler kendi görüşüne uymayanları tutuklatıp, taraf tutan mahkemelerde sözde ''yargılatmış'' ve idam gibi ağır cezalarla cezalandırmıştır. Diktatör rejimlerinde hep insan hakları çiğnenmiştir. İnsanlar aniden ortalardan kayıp edilmiş, yıllarca zindanlara atılmış veya katledilmişlerdir. Diktatörlükler farklı ve çağdaş görüşleri barındıramaz. Toplumları çağ dışı bırakır ve halkın üzerine kalın bir perde gibi oturur. Düşünce özgürlüğünü de ortadan kaldırır, ekonomik kalkınmayı perdeler. Hitler, Almanya’yı ve sonunda dünyayı korkunç şeyler yaşanan İkinci Dünya Savaşı'na sürüklemiş ve milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuştur. Sonuçta Almanya, 1989 yılına kadar Batı ve Doğu Almanya olarak ikiye ayrılmıştır. Aynı şekilde, ABD’nin yakın komşusu olan Küba da Fidel Castro tarafından yıllarca diktatörlük ile yönetilmiş; ülke âdeta 21.yüzyıldan koparılmış ve izole edilmiştir.
Bizler ise dünyanın şanslı ülkeleri arasındayız. Atatürk sayesinde yıllar önce demokratik cumhuriyetimizi kurmuş, vatandaşlarımıza insan haklarının uygulandığı, temeli tarafsızlık olan yargı sistemlerine geçmiştik. Atatürk’ten teslim aldığımız bu değerlerle yerimiz dünya devletleri arasında ilk sıralardadır. Orta Doğu’da bazı komşularımız bu değerlerle yeni yeni tanışmaya başlamışken, biz bunlara hâlihazırda sahip bir ülke olarak bir yıldız gibi parlamaktayız.
Fotoğraf için tıklayınız.

