Toplama kampları tarihin çoğu insan tarafından bir noktaya kadar bilinen bir gerçeğidir. Çoğunlukla İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin yaptığı soykırımla beraber anılırlar ve köle işçilik, ırkçılık ve savaş suçlarıyla ilişkilendirilirler. Ne var ki, toplama kampları bugün bile Çin ve Amerika’da olduğu gibi faaliyet gösterebiliyorlar.

Çin’in Sincan eyaletinde yaşayan Uygur azınlığa karşı uyguladığı baskıcı politikaların 2016’dan beri yeni bir boyut kazandığı bilinmektedir. Uydu görüntülerine göre hükûmet ıssız alanlarda şehir büyüklüğünde, duvarlar ve gözcü kuleleriyle çevrili kompleksler inşa ediyor ve 1 milyon Uygur Türkü’nün bu kamplarda tutulduğu tahmin ediliyor. Çin hükûmeti bu kampların, muhtemelen 200 kişinin Uygurlar tarafından öldürüldüğü 2009 Urumçi olayları ışığında, Müslüman azınlığı “yeniden eğitme” amacı güttüğünü iddia etse de gerçek sadece bununla sınırlı değil.

Sincan bölgesindeki popülasyonun etnik ve kültürel farklılıkları bölgede uzun süredir bölücü hareketlenmelere sebep olmakta, ancak Sincan, sanayileşen Çin için büyük ekonomik öneme sahip. Çin’in kömür rezervlerinin %40’ı; petrol, doğal gaz ve potansiyel rüzgar enerjisinin de %20’si bu bölgede bulunuyor. Buna ek olarak, Ekim 2013’te hayata geçirilen trilyon dolarlık “Belt and Road Initiative” projelerinin birçoğu bu bölgeden geçiyor. Hâl böyleyken, Çin hükûmetinin bölge halkı üzerinde baskı kurmak istemesi bölgenin bağımsızlığını, dolayısıyla doğal kaynak rezervlerinin kaybını, engellemek istemesiyle bağdaştırılabilir. Bölge halkını asimile etmek ve devlete sadakatlerini garantilemek amacıyla 2016’dan beri anti-İslamcı yasalar ve 7/24 teknolojik gözetim bölgede sıkı bir şekilde uygulanıyor, fakat bu “eğitim kampları” şüphesiz ki asimilasyon politikasının en aşırı hâlidir.

Eski mahkûmlardan Mihrigul Tursun ifadesinde insanların sırayla uyumak zorunda kaldıkları kalabalık hücrelerden ve elektrikle işkenceye maruz kaldığından bahsetmişti. Yine eski mahkûmların ifadelerine göre, bu kamplarda tam bir beyin yıkama programı uygulanmakta; insanlar işkenceyle komünist metinler ve marşlar öğrenmeye ve inançlarından vazgeçmeye zorlanmaktadırlar. Peki bu kamplar neden basında fazla yankı uyandırmıyor? Her ne kadar birden çok sebep olsa da bana göre en büyük etken, apaçık insan hakları ihlallerine rağmen Birleşmiş Milletler’in (BM), 2018’deki kınama dışında Çin’e, yani BM Barış Gücüne en fazla para ve asker sağlayan Güvenlik Konseyi üyelerinden birine, karşı herhangi bir kolektif uluslararası aksiyon yürütmemesi ve sonuç olarak durumun uluslararası bir kriz haline gelmemesidir.

Amerika’da Demokratlar tarafından “toplama kampı” diye nitelendirilen bir diğer oluşum da güney sınırındaki mülteci kamplarıdır. Bu kamplar Çin’deki kamplardan farklı olarak tamamen yasal bir şekilde faaliyet göstermektedirler. Amerikan hükûmetinin doğal olarak iltica talebiyle sınırlarına gelen ya da hukuksuz yollarla sınırı geçmiş göçmenleri toplayıp bir noktada tutmaya ve haklarındaki yasal işlemler tamamlanana kadar ülkeye girişlerine ya da çıkışlarına izin vermemeye hakkı vardır, ancak Trump hükûmetine karşı çıkılan nokta tam olarak bu insanların göz altında bulundurulması değil, maruz bırakıldıkları şartlardır. Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı Bennie Thompson’a göre ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) birimlerinin artması beklenen mülteci sayısına karşı herhangi bir hazırlık yapmaması, merkezlerin aşırı derecede kalabalıklaşmasına ve sonuç olarak 125 kişilik merkezlere 900 kişinin tıkılmasına, yer kalmayınca da insanların kafes gibi yapılarda güneşin altında bekletilmesine sebep olmuştur. Bu sıkışıklık da 16 yaşındaki Carlos Vasquez gibi gençlerin gribe yakalanıp ölmesine ya da bozuk yemekten zehirlenmesine sebebiyet vermiştir. Bu, her ne kadar sadece göçmen alımını kısıtlamaya yönelik bir politika olarak görünse de 2016’dan beri Trump hükûmetinin Hispanik karşıtı politikaları bir seçim taktiği olarak kullandığı açıktır. Sırf bu yüzden ebeveynleri olmadan sınırı geçen çocuklar, ABD’de kendilerini bekleyen aile üyelerine ya da göçmen çocukların bakımına adanmış kurumlara gönderilmek yerine sınırda gittikçe daha da  kalabalıklaşan kamplarda aylarca beklemektedirler. 2020 seçimleri için kampanyasının başlamasının hemen öncesinde Trump’ın 4 milyon göçmeni sınır dışı edeceğini söylemesi de yine Amerika’nın muhafazakârlarına hitap eden, Hispanik karşıtı bir vaattir. Yani Trump hükûmetinin insanları etnik kökenlerinden dolayı hedef aldığını ve sınırdaki kampların bu amaca hizmet ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Peki bu kamplara “toplama kampı” demek bazı insanların söylediği gibi Yahudi Soykırımı (Holokost) kurbanlarına bir hakaret midir? Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarının tekrar gerçekleşemeyeceğini ve Nazi Almanyası’nın geçmişteki aşırı bir vaka olduğunu düşünmenin saçma olması bir yana, toplama kampları ve ölüm kampları aynı şey değildir. Naziler Yahudileri toplu olarak katletmeye başlamadan önce toplama kampları, fahişeler, evsizler, siyasi suçlular, eşcinseller vs. için hapishane görevi görüyorlardı. Toplama kamplarının tarihte Almanya dışında da pek çok örneği vardır. Mesela İkinci Dünya Savaşı sırasında yine Amerikan hükûmeti, Japon kökenli göçmenleri haklarında herhangi bir suçlama olmadan, tamamen etnik kökenlerine dayanarak toplama kamplarına yerleştirmiştir. Tarihçiler de toplama kamplarını insanların etnik kökenleri, sosyal sınıfları ya da siyasi inançları yüzünden mahkemeye çıkmadan tutuldukları hapishaneler olarak tanımladığından, Çin’deki ve Amerika’daki kampların toplama kampı oldukları ve ırkçı politikaların bir ürünü oldukları açıktır.

Fotoğraf için tıklayınız.